Acil Servisten Himalayalar'a
Tıp kariyerime acil serviste başladım.
Tıp kariyerime acil serviste başladım. Yıllar boyunca hayatla ölüm arasındaki en keskin çizgide çalıştım. Saniyeler belirleyiciydi. Adrenalin süreklilikti. Müdahale kaçınılmazdı.
O ortamda şifa; bedeni stabilize etmek ve ölümü engellemek demekti. Acil tıp bana kesinliği öğretti. Hızı öğretti. Sorumluluğu öğretti. Ama henüz teslimiyeti öğretmemişti.
Daha sonra yolum diyaliz hekimliğiyle kesişti. Artık akut krizler değil, kronik bir hayatın sürdürülmesi vardı. Aynı hastalarla haftalar, aylar, yıllar...
Bedenin sınırlarını orada gördüm. Makineler fonksiyonun yerini alıyordu. Stabilizasyon yine ortak hedefimizdi. Yine de içimde eksik kalan bir alan hissediyordum. Fizyolojiyi tedavi ediyordum. Ama daha derinde görülmeyi bekleyen bir katman vardı.
Her şey kızım doğduğunda değişti. Sağ serebral hemisferi yoktu. O an, tüm tıbbi bilgim sessizliğe büründü. Artık uzman değildim. Anneydim. Ve hayatımda ilk kez gerçekten çaresizdim.
Tıbbın açıklamaları vardı. Ama huzuru yoktu.
Arayışım beni homeopatiye götürdü. Başlangıçta sadece bir ihtimaldi. Sonra bir araştırma. Sonra bir adanmışlık.
"Vital force" artık soyut bir kavram değildi; kızımın varlığında onu hissediyordum. Anatomik bir eksiklik vardı. Ama bilinçte şaşırtıcı bir bütünlük hissi vardı. Yapının ötesinde işleyen bir zekâ vardı.
Homeopati bana şunu öğretti:
Bedenin sınırları olabilir. Ama yaşamın zekâsı sınırlı değildir.
Şifa artık formu düzeltmek değil, enerjiyi düzenlemek anlamına gelmeye başladı.
Kızımı takip eden bir profesör bana şöyle demişti:
"Yürüyemez, konuşamaz. Neyi hayal ediyorsunuz? Gerçekleri görün. Kızınız bir saksı gibi bir köşede oturacak, siz de ömrünüz boyunca ona bakacaksınız."
Gerçek neydi? Tıbbın söylediği mi? Yoksa yaşamın henüz göstermediği ihtimaller mi?
Bugün kızım yürüyor. Kayak yapıyor. Yüzüyor. Ve bir üniversitede İletişim Fakültesi öğrencisi.
Bu satırları bir mucize hikâyesi anlatmak için değil, bir prensibi vurgulamak için paylaşıyorum:
Yaşamın zekâsı, anatomik sınırlardan daha geniştir.
Onun beyin yapısında fizyolojik bir eksiklik vardı. Ama bilinç alanında eksiklik yoktu. Süreç boyunca bilimin henüz tam olarak tanımlayamadığı ama inkâr da edemediği dönüşümlere tanıklık ettim. İnce ilerlemeler... Duygusal açılımlar... Beklenmedik gelişimsel sıçramalar...
Ama belki de en büyük iyileşme benim içimde oluyordu.
Sonra yoga hayatıma daha derinden girdi. Homeopatinin işaret ettiği alanı, yoga doğrudan deneyimlememe izin verdi. Prana ile vital force'un aynı gerçeği iki farklı dille anlattığını fark ettim.
Homeopati rezonansla çalışır. Yoga farkındalıkla çalışır. Biri enerjetik düzensizliği uyumlar. Diğeri o enerjiyi doğrudan deneyimlemeyi sağlar.
Asana ile bedenimde yeniden sağlamlık buldum. Pranayama ile ritmi keşfettim. Meditasyon ile sessizlikle tanıştım.
Yıllarca şifayı hastalara verdiğim bir şey sandım. Acil servis bana kurtarmayı öğretti. Diyaliz bana sürdürmeyi öğretti. Homeopati bana dinlemeyi öğretti. Yoga bana teslim olmayı öğretti. Annelik bana alçakgönüllülüğü öğretti.
Son Maha Shivaratri'de Himalayalar'daydım. Dunagiri'de, kadim bilgeliğin yüzyıllardır taşındığı o alanda...
Sessizlik farklıydı. Nefes farklıydı. Zaman farklı akıyordu.
Orada anladım ki dönüşüm, bilgiyi artırmakla değil, benliği inceltmekle oluyor. Himalayalar bana müdahale etmeyi değil, geri çekilmeyi öğretti. Yapmayı değil, olmayı öğretti.
Şifanın bir teknik değil, bir bilinç hâli olduğunu orada daha derinden idrak ettim.
Bugün şifaya bambaşka bir yerden bakıyorum.
Şifa düzeltmek değildir. Şifa, zaten var olan bütünlüğü hatırlamaktır.
Kızım, bir hemisferi olmadan "eksiklik" kavramını yeniden tanımladı. Onun varlığı bana bilincin yapıya indirgenemeyeceğini öğretti.
Meditasyonda nefes yavaşladığında, kimlik yumuşadığında... İyileştiren ve iyileşen ayrımı silinir. Geriye yalnızca bilinçli bir mevcudiyet kalır.
Homeopati alanı uyumlar. Yoga uyumlamaya çalışan benliği çözer. Birlikte tıbba bakışımı dönüştürdüler.
Artık kendimi yalnızca bir hekim... Yalnızca bir homeopat... Ya da yalnızca bir yoga uygulayıcısı olarak görmüyorum.
Ben bir tanığım. Bedendeki zekâya tanık. Bilincin direncine tanık. Anatominin ötesindeki zarafete tanık.
Yolculuğum aciliyetle başladı. Sorumlulukla olgunlaştı. Teslimiyetle dönüştü. Ve şimdi nefeste, mevcudiyette ve hizmette devam ediyor.
Eğer bu yolculuğun bir özü varsa, o da şudur:
Biz bedenleri düzeltmek için burada değiliz.
Farkındalığı uyandırmak için buradayız.
Asıl dönüşüm mesleki değil, spiritüeldir. Kimliğin merkezden çekilip bilincin merkeze yerleşmesidir. Yapanın geri çekilip tanığın uyanmasıdır.
Ve belki de gerçek şifa tam olarak burada başlar.
Homeopati bana yaşamın içsel düzenleyici zekâsına güvenmeyi öğretti. Yoga o zekâyı doğrudan deneyimlemeyi öğretti. Spiritüel yol ise o zekâyla bir olmayı...
Homeopati enerjiyi uyumlar. Yoga farkındalığı derinleştirir. Spiritüellik ise ayrılığı çözer.
Birinde rezonans vardır. Birinde nefes. Birinde sessizlik. Ama hepsinin işaret ettiği yer aynıdır:
İçeride zaten var olan bütünlük.
Gerçek şifa, bir şeyi eklemek değildir. Bir şeyi düzeltmek değildir. Bir şeyi zorlamak hiç değildir. Gerçek şifa, yaşamın kendi bilgeliğine alan açmaktır.
Homeopati o alanda titreşir. Yoga o alanda köklenir. Spiritüel dönüşüm ise o alanda çözülür.
Ve o çözülmede hekim de hasta da kalmaz. Sadece bilinçli bir mevcudiyet kalır.
Şimdi biliyorum ki yolculuğum tedavi etmeye değil, hatırlamaya doğruydu.
Hatırlamaya...
Zaten her zaman bütün olduğumuzu.
